20 Mart 2025

Servet Sena Sorkun, Bu Şehir Girdap Gülüm ya da Türkiye’de Arabesk Olayı

ile izdihamdergi

Fransızcadan Türkçeye geçmiş olan arabesk sözcüğü “Arap tarzı” anlamını taşır. Ancak Arabesk, Arap müziği değil, Arap ezgilerinden ve usullerinden esinlenen bir Türk müziği türüdür. 1940’lı yıllarda ortaya çıkıp, 1980’li yıllardan günümüze değin rağbet görmeye devam etmiştir. Yalnızların ve aşıkların, mutsuz sonlara mahkûm insanların, karışık, çalkantılı duygu dünyalarını resmeder. Martin Stokes arabeskin şehir için şehirli bir müzik olduğunu söylemiş ve Türkiye’de arabesk tartışması için: “Birey olarak halkın kendisini, mekân olarak şehrini, devletini ve hükümetini anlamlandırmasını içerir.” demiştir. Arabesk tamamen bir anti-kültür olarak ortaya çıkmıştır. Ancak tarih boyunca çoğunluklarca alt-kültür’ün kendini ifade etme aracı olarak nitelendirilmiştir. Müziğin bir anlatısı olarak arabesk filmleri de çekilmiştir. Geri kalmışlığın sembolü olarak görülen, sadece Güneydoğu Anadolu’dan gelen göçmen işçiler, mülteciler ve ailelerinin gecekondu yaşantısında ve dolmuş kültüründe dinlenen bir müzik olarak görülmüştür. Adorno’nun da dediği gibi; her müzik türü, toplumun bütününde var olan çelişkilerin ve gerginliklerin izlerini taşır. Bu gergin izler arabeskte sıklıkla görülse de bir dinleyici kitlesi üzerinden genelleme yapmak mümkün değildir. Gerçekten de arabesk müzik yapanların ve dinleyenlerin hepsi hem geçmişte hem de günümüzde göçmenler, mülteciler, ya da Güneydoğu’dan göç eden insanlar değildir. Zamanla salon müziği haline gelmeyi dahi başaran arabeskin; arabesk pop, arabesk rap-rock gibi birçok alt kolu bile türemiş ve her yaştan, meslekten, ırktan insan tarafından benimsenmiştir. Türkiye’de arabesk politik ve ideolojik konuları tartışmak için kullanıldığı kadar aşkı, aşığı ve âşık olunanı eleştirmek için de kullanılmıştır.  Bu eleştiri bazı noktalarda insanları “isyan” noktasına kadar sürüklemiştir. Bu durum psikanaliz bir eleştiriyi tabii ki ardından getirir. Fakat kesin ve net çıkarımlar yapmak sosyolojik olarak neredeyse imkansızdır. Söz konusu müzik türü 80’li yıllardan itibaren sosyal alan ve gariban döngüsünde değerlendirilerek bir protesto aracı olarak kullanılmaya devam etmiştir. 

Martin Stokes 80’li yıllarda The Arabesk Debate, Music and Musicians in Modern Turkey tezini yazmak için Amerika’dan Türkiye’ye gelmiş, dilimizi öğrenmiş, başta saz olmak üzere birkaç enstrüman çalmayı öğrenmiş, ülkemizi benimsemiş ve çeşitli sanat dallarından dostlar edinerek adeta bizden biri haline gelmiştir. O yıllarda İstanbul’da rahat yaşayabilmek adına ise İngilizce öğretmenliği yapmıştır. Arabesk kültürünü tatmak için -Müslüm Gürses’in ikonik Gülhane Parkı konseri dahil- birçok konsere giden ve TRT’de de sanatçılarımızla vakit geçiren Stokes, 1989’da tezini tamamlamış ve 1992’de Amerika’da kitap haline getirerek okuyucularla buluşturmuştur. Kitap 1998 yılında İletişim Yayınlarınca Türkçe’ye kazandırılarak Türkiye’de Arabesk Olayı başlığıyla raflarda yerini almıştır. 

Stokes adım adım gözlemleyerek arabesk tarihi ve Türk dinleyicisi hakkında birçok bilgiyi vermiştir, ancak eserinde Türkiye’yi üçüncü sınıf dünya ülkesi olarak nitelendirdiğinden birtakım “yerli ve kültürel” çağrışımları göremediği de söylenebilir. Yine de bu önemli çeviri meraklısına hiç kuşkusuz tavsiye edilebilir.

 Türkiye’de arabesk olayı miladını doldurmuş bir konu olsa da arabesk müzikle bütünleşen zevklerin temeli hala gelişmeye devam etmektedir. Müzikte hüzün, isyan, aşk acısı, dram büyük bir dinleyici kitlesi tarafından tüketilmektedir. Bu durumun birkaç geleneksel, kültürel, tarihsel, psiko-sosyal sebebi olabilir. Osmanlı İmparatorluğunun hüküm sürdüğü dönem boyunca halk savaşların içerisinde yaşamını sürdürmüştür. İmparatorluğun fetihleri sırasında bilindiği üzere birçok asker şehit mertebesine ulaşmıştır. Cumhuriyet’i kurmadan evvel de Türk halkı çok zorlu savaşların üstesinden gelmiş, melankoliğe yatkınlık kazanmıştır. Kaybı savaşlarda tadan millet, hüzünlü şarkılarda kendini bulmuştur. Sazıyla, sözüyle aile ve dost kaybını, memleket aşkını dile getirmekten geri durmamış, yüz yıllık acısına her daim sadık kalmıştır.  Halk, bulunduğu coğrafi konum sebebiyle de ağır depremler görmüş, türlü kayıplar yaşanmaya devam etmiştir. Vefa, günümüze değin arabeskle diri tutulmuştur. Pandemi dönemi ve sonrasında y ve z kuşağınca popüler kültür haline getirilen rap müziğin yükselişi dahil, bu arabesk müziğin sunduğu zeminde değerlendirilebilir.

 Tüm bunların yanı sıra Divan edebiyatında da sevgili çoğu zaman “ulaşılamayan” olarak nitelendirilirdi. Hatta sevgilinin güzellik unsurları bazen şairler tarafından hiç görülmeyen, hayali sevgililer üzerinden anlatılırdı. Tanzimat, Serveti-i Fünun dönemlerinden itibaren sevgili artık somutlaşmaya, görünen tanınan kişiler olmaya başlamıştır. İkinci yenicilerin dönemine gelince şahsa yazılan şiirler çoğalmıştır. Akabinde yazılan şarkı sözlerinde de büyük gelişimler görülmüştür.  Türk halk, sanat musikisi ve icraatının da açtığı yol ile 80-90’lı yıllarda daha neşeli hitler ortaya çıkmıştır. Türk dinleyicisi “yenilik”lere açık olduğunu kanıtlamıştır. Tek şarkıyla bile onlarca “pop” müzik sanatçısı ün kazanmayı başarmıştır. Bu eğlenceli şarkıları dinleyen insanlar yine “arabesk” temalı şarkıları dinleyen insanlardan farklı kişiler olmamıştır. Yemek zevkinde olduğu gibi müzik zevkinde de halk çok yönlüdür. Bir üçüncü sınıf dünya ülkesi olarak değerlendirilmeden önce Türk müziğinin seyrinde bu unsurlar öncelikli olarak değerlendirilmedir. 

Türkiye yüzyıllardır birçok milletten insanın yaşadığı bir coğrafya olduğundan, çatışmaların yaşandığı bir topluluk olması da haliyle kaçınılmazdır. Siyasi, geleneksel, tarihi bütün “çatışmaların” eşlikçiliğinde “arabesk” bir tavra düşmesi de hor görülemez bir gerçektir. Çatışmaların müzikteki yansıması birçok karşıt görüşten insanı aynı melodiye eşlik etmemizi sağlayan önemli bir yapıdır. Siyasi düşünceleri aynı olmasa da “Ahmet Kaya’yı, cinsiyetçi bulsa da İbrahim Tatlıses’i, isyan’a sürüklese de Müslüm Gürses’i, filmlerle gündeme getirilse de Bergen’i, hak ettiği zirveye tırmanamasa da Güllü’yü ve daha nicelerini türlü sebeplerle benimseyebilmeleri de bundandır. Ne de olsa Türkiye’de hüzün biraz da; Dilara gazel düştü bağlara/ Dilara karlar yağdı dağlara/ neredesin benim güzel sevgilim derken de hunharca, karşılıklı dans edebilmektir. Çelişkilerin içerisinde dans edebilmeyi başarabilmek; kültürle -ırkçılık yapmadan, akrebi kuyruğundan tutmadan- harmanlanabilmekten geçecektir…

İZDİHAM